Salgın tiyatronun kapısına dayandığında..

Tiyatroya gitmek, kamusal yaşamda herhangi bir faaliyette bulunmak her zaman muhtemel bir tehlikeyi göze almak demektir. (Ancak yine de her yıl yüzlerce insan yataktan düştüğü için ölüyor. Hiçbir yer güvenli değil.) Kendimizi bir topluluğa dahil etmek bir virüsün ya da bir fikrin bulaşıcılığına açık olmak anlamına gelir. Rahat bir koltukta yayılıp koronun bir tür zılgıt çekmesini dinlerken bunu unutmak mümkündür, ancak tehdit var olmaya devam eder. Canlı sanatsal aktiviteler, pek çok sportif müsabaka, dini faaliyetler ya da ekonomi sınıfında uçmak bizi diğer insanlarla belli bir yakınlığa sokar.

Elaine Strich, Alvin Epstein ve John Turturro; Samuel Beckett’ın, toplumun yok olma sebebi olarak hastalığın sebep gösterildiği Oyun Sonu adlı oyununda sahnede. BAM Harvey Tiyatrosu, Brooklyn, 2008. Sara Krulwich/The New York Times.

Hasta bir insanın toplumdaki yeri konusunda kararsız kalan Sofokles’in antik dönem oyunlarından, bir erken dönem aşı karşıtı oyunu olan ve sahnede konuşan bir mikrobun yer aldığı George Bernard Shaw’ın Too True To Be Good [İyi Olmak İçin Fazla Doğru] adlı oyununa ve AIDS krizinin harekete geçirdiği oyunlara kadar tiyatronun hastalıklarla her zaman tartışmalı bir ilişkisi vardı. Rönesans tiyatroları sık sık bubonik vebayı yavaşlatmak için kapatılmıştı. Herhangi bir tiyatral aktiviteyi korkunç günahlarla ilişkilendiren tiyatro karşıtı yazarların risaleleri salgından tiyatroları sorumlu tuttular. 1584 yılında Londra Belediye Başkanı şöyle söylemişti: “Veba zamanında oynamak, vebayı bulaştırmak; veba olmayan zamanda oynamak ise bu tür oyunlar oynayıp Tanrı’yı gücendirerek vebayı üzerimize çekmek demektir.”

Aydınlanma çağından beri teorisyenler, oyuncular fiziksel acıyı nadiren inandırıcı bir şekilde oynayabildikleri için seyircinin rahatsız olduğunu ve bu sebeple hastalığın sahnede canlandırılmaması gerektiğini savundular. (Şimdi bile sahnede ölümü canlandırmak bir problemdir.) Sigmund Freud’un söylediği gibi “Seyirci, kendisini fiziksel olarak hasta olan birinin yerine koyarsa eğlence ya da herhangi bir ruhsal aktivite için kapasitesinin kalmadığını fark eder.”

Yine de tiyatro, bulaşıcı veya başka türlü tehlikeli hastalıkların gerçeklikleri ve hissettirdiği korkular üzerine düşünmek, bunu toplum olarak düşünmek için bir alan açmıştır. AIDS krizini, sosyal, politik ve ruhsal matrisler içine yerleştiren Tony Kushner’in Angels in America [Amerika’da Bir Melek] adlı oyunu veya seyircilerden, HIV’in yayılmasını engellemek için kişisel olarak sorumluluk almalarını isteyen Larry Kramer’in The Normal Heart [Normal Kalp] adlı oyunu gibi oyunları izlediyseniz belki de bu tartışmaların bir kısmını yaptınız ve hatta davranışlarınızı değiştirdiniz.

Biliyoruz ki tiyatro; empati kurmak için bir kanal oluşturabilir, karmaşık durumları ve duyguları işlemek için bir araç sağlayabilir. Covid-19’a dair oyunların ortaya çıkması yalnız bir zaman meselesidir. Geçmişe dönüp bakar ve tiyatroların hâlâ bir önemi olduğunu varsayarsak tiyatronun bizi hastalıktan etkilenenlere merhamet göstermeye, bir destek topluluğu haline gelmeye teşvik ettiğini görebiliriz. Çünkü tiyatronun yapabileceği budur: Bizden; deneyimlerimizin sınırlarının ötesinde düşünmemizi ve hissetmemizi, çevremizdekilerle hemen ve samimiyetle bir dostluk duygusu kurmamızı isteyebilir.

Soldan sağa; Ellen Barkin, John Benjamin Hickey ve Joe Mantello. The Normal Heart [Normal Kalp] adlı oyunda sahnede. Golden Tiyatrosu, New York, 2011. Sara Krulwich/The New York Times.

Ancak şimdi topluluk halinde olmak çözüm olmak yerine bir problem. Bir dostluk duygusu istiyorsak, bunu ZoomSkype ya da FaceTime’da aramamız gerekecek.

Bunun yanı sıra, daha önce tiyatronun bir empati vektörü olarak çığırtkanlığını yapmış biri olarak pek çok seyircinin oyunda öfkelendiğini, ağladığını ancak sonra güzel bir akşam yemeği için dışarı çıktığını ve bu sıradan akşam yemeğinin tadını çıkardığını da gördüm. Biliyorum ki katarsis eyleme geçmek kadar yararlı değil. Ve şu an geçebileceğimiz eylem evde kalmak ve sıvı sabun stoku yapmamak.

Burada bir ironi var elbette. Zaten tehlikeli bir şekilde atomize edilmiş bir toplumu ayakta tutmak için daha fazla atomize olmamız gerekiyor. Toplumu korumak için toplumsal faaliyetlerden uzak durmamız gerekiyor. Samuel Beckett’in Oyun Sonu ya da Karel Capek’in Beyaz Hastalık adlı oyunları gibi bazı büyük modernist eserler hastalığı, sosyal bağların yok edilmesinin sebebi olarak gösterir. Ama şimdi gelin bu konuda epidemiyologlara  uyalım.

Toplum içerisinde yaşamak aynı zamanda toplumu korumak için çalışmak demektir.

Oyun Sonu adlı oyunun sonunda herkes görünüşte ya ölü ya da ölmek üzere gibi durduğunda bile (Beckett, asla değişmez!) oyun bize karşılıklı yükümlülüklerimizi hatırlatır. Oyunun son konuşmasından bir replik: “Bu, birbirimize karşı yükümlülüğümüz.” Belki bu tiyatroyu üretenlerin, yapımcıların, yönetmenlerin, yazarların ve seyircilerin hatırlaması gereken bir şeydir. Evimizde ayrı ayrı otururken bile.

Mimesis

Alexis Soloski’nin COVID-19 salgını sonrası kaleme aldığı “Salgın Tiyatronun Kapısına Dayandığında” adlı bu yazıda, tiyatronun salgından nasıl etkilendiği tarihselleştirilerek anlatılıyor. The New York Times’ın  internet sitesinde 16 Mart 2020 tarihinde “When a Pandemic Arrives at the Playhouse Door” başlığıyla yayımlanmıştır. (Ç.N.

Tuba Aksu Şener tarafından yayımlandı

Dramaturg, yazar, tiyatro eleştirmeni. Uluslararası Tiyatro Eleştirmenleri Birliği Türkiye Merkezi üyesidir.

Yorum bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: